26 Temmuz 2010 Pazartesi

Suçluluk


Bugün çok değerli bir psikolog dostumun web sitesinde "suçluluk" konulu bir yazıya rastladım. Bunun üzerine ben de suçlulukla ilgili bir şeyler karalamaya karar verdim.

Suçluluk en temelde ahlak gelişimi ile bağlantılı. Hayatımız boyunca ahlaksal olarak değişme ve gelişme ihtimalimiz var. Bir çoğumuz bu gelişimi tam olarak tamamlayamıyoruz. Özellikle geleneksel toplumlarda ahlak da geleneksel bir düzeye erişebiliyor ve geleneğin ötesine geçemiyor.

Ahlak gelişiminde ilk aşama çocuklukta gerçekleşiyor. Çocukların doğru-yanlış arasındaki farkı akıl yürütme yoluyla anlamaları mümkün olmadığından anne-baba ya da bakım veren kişinin ödül ve cezaları çocuğun yol göstericisi oluyor. Topluluk içinde ağlamak ya da bağırmayı cezalandırıyorsanız çocuk bunun yanlış olduğunu öğreniyor. Küfür ettiği zaman alkışlıyorsanız bu onun için doğru davranış oluyor.

Sonraki aşama, kişinin uyum çabaları gösterdiği geleneksel dönem. Bu dönemde önce topluma uyum sağlamak, sevilmek, kabul edilmek için etraftaki ipuçlarını gözleme ve bu ipuçlarına göre onay alınacak davranışlar sergileme eğilimi ortaya çıkıyor. Sonrasında ise daha geniş kuralların yani kanunların, otoritelerin ve sosyal düzenin farkına varılıyor ve bunlar içselleştiriliyor.

Hepimiz bu iki aşamadan geçiyoruz. Birinci aşamada bize öğretilenler hayatımız boyunca sırt çantamızda taşıdığımız yükler haline dönüşebiliyor. Kurallara uyarak rahat eden ve disiplinli ailelerden geliyorsak daha fazla kural içselleştiriyoruz. Dolayısıyla suçluluk duymak için daha fazla sebebimiz oluyor. Hatta sadece kendi adımıza değil, onaylamadığımız davranışları yapan arkadaşlarımız adına bile suçluluk duyabiliyor, utanabiliyoruz. İkinci aşamada aşırı baskı hissettiğimizde, sevilmek için sürekli başkalarının istediği, onayladığı şeyleri yapmaya çalışan; yanlış olduğundan kesinlikle emin olsak bile kurallara itiraz edemeyen bireyler oluyoruz.

Üçüncü aşama, yani gelenek sonrası dönem ise öncelikle bireyin topluma ve düzene dair kuralları bireysel haklarla karşı karşıya getirip gerekli akıl yürütmeyi yaptığı ve gerekirse bunların da değişebileceğini düşündüğü dönem. Düzene dair kural ve yasaların çok ötesinde, evrensel ahlak ilkelerini benimsiyoruz. Bu döneme, yetişkin insanların sadece dörtte birinin geldiği varsayılıyor. Bu aşamaya gelebilmiş birey suçluluk duygusunu kendi ilkeleri üzerinden tanımlıyor. Ancak evrensel saydığı bu ilkelere uymayan davranışlar gerçekleştirdiyse suçluluk hissediyor. Dolayısıyla, davranışlarını başka insanlara ve onların değer yargılarına göre değerlendirmiyor.

Suçluluk, çoğumuzun hayatını korkarak ve çekinerek geçirmesine neden olan taşıması zor bir duygu. İlk parçalarını çocukken toplayıp çantamıza yüklediğimiz düşünülürse, çocuklarımızın hangi davranışlarını alkışlayıp hangilerini cezalandırdığımıza dikkat etmemiz ileride taşıyacakları bu yükü azaltabilir. Anlayabilecekleri yaşa geldiklerinde ise kendi kurallarını koymalarına izin vermek, ahlaki durumlarla ilgili akıl yürütmelerini sağlamak ve hatta bazı davranışlarına müdahale etmeyip deneyimlerinden öğrenmelerine izin vermek de deyim yerindeyse "yüksek ahlaklı" insanlar olmalarına katkıda bulunabilir.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Psikolog ve Psikiyatrist

Psikolog ve psikiyatristin görev tanımları Avrupa'da ve Amerika'da son derece açıkken, ülkemizde yasal düzenlemelerin yapılmamış olması itibariyle ciddi boşluklar var.

Psikoloji ve psikiyatri ortak elemanları olan ama temelde birbirinden tamamen farklı eğitimler gerektiren dolayısıyla da farklı çalışma alanlarına sahip iki meslektir. Psikiyatristler tıp fakültesi mezunu olup tüm diğer doktorlarla aynı eğitimi alırlar ve sonrasında psikiyatri uzmanlığı eğitiminden geçerler. Bu süreçte psikiyatrik sorunlar hakkında donanım kazanırlar ve eğitimlerinin odak noktası özellikle ilaçlardır. Genel bir terapi eğitimi almakla beraber bu eğitim kısıtlı ve psikoterapi için yetersizdir. Psikoterapi yapmak isteyen bir psikiyatristin dışarıdan eğitimler alması, süpervizyon altında çalışmalar yapması gerekir. Günümüzde psikoterapi eğitimlerini alarak bu hizmeti de veren pek çok yetkin psikiyatrist var ancak daha büyük bir çoğunluk ilaçla tedavi hizmeti vermeyi tercih ediyor ki bu da bazı sorunlar için çok önemli bir unsur. Bunun yanında sorunların tespit edilmesi için gerekli araçlar olan psikolojik testler konusunda ekstra bir eğitim almazlar ancak kendileri dilerlerse bu eğitimleri dışarıdan tamamlayabilirler.

Psikologlar ise üniversitelerin dört yıllık psikoloji bölümlerinden mezun olurlar. Bu dört yıllık eğitim genel bir eğitimdir. Lisans mezunu psikologlar anaokulu, özel eğitim merkezi, diyaliz merkezi, huzur evi gibi yerlerde gerekli donanımı kazanarak çalışabilirler. Bir terapi merkezinde ya da hastanede çalışmak isteyen bir psikologun ise klinik psikoloji yüksek lisansı yapması tercih edilir. Ancak ülkemizde yüksek lisansı koşul kılan herhangi bir yasa olmadığından psikologlar dışarıdan aldıkları eğitimlerle kendilerini geliştirerek psikoterapist olarak çalışmaktadırlar. Bu şekilde uzun yıllardır çalışan ve son derece yetkin psikologlar bulunmakla birlikte gündemdeki yasa önerisi yüksek lisansın koşul kılınması yönündedir. Avrupa'da ve Amerika'da da işleyiş benzerdir, yüksek lisans şart kılınır.

Klinik psikoloji eğitimi belli bir yaklaşım çerçevesinde psikoterapi tekniklerinin öğrenilmesi, uygulamalarının yapılması, sorunların a'dan z'ye öğrenilmesi ve teşhis yetkinliğinin kazanılması aşamalarını içerir. Bu eğitimi bitiren bir psikolog klinik/uzman klinik psikolog ünvanını alır ve psikoterapi yapabilir, teşhis koyabilir hale gelir. Ayrıca çeşitli psikolojik testlerin de uygulayıcısı ve yorumlayıcısı olur. Tedavinin gidişatı gereği ilaç kullanılması gereken durumlar olabilir. Böyle durumlarda psikiyatristlerle iş birliği yapılır ve ilaç+psikoterapi beraber yürütülür.

Tabi ki ne psikologun ne de psikiyatristin eğitimi okuldan sonra sona ermez. Güncel bilgilere ulaşmak, eğitimlere devam etmek ve süpervizyonları bırakmamak çok önemlidir.

Psikolog mu yoksa psikiyatrist mi sorusunun ise net bir cevabı yok. Eğer bu adımı atmaya karar verdiyseniz gideceğiniz uzmanı çok iyi araştırmanızı tavsiye ederim. Terapistinizin ya da doktorunuzun bütün eğitimlerini ve yetkinliklerini öğrenmek hakkınızdır. Araştırmalar göstermektedir ki psikoterapi ya da psikoterapi+ilaç yaklaşımı en sıklıkla işe yarayan yaklaşımdır. Bu nedenle iyi bir psikologla yola başlayıp gerekirse onun tavsiyesiyle psikiyatriste yani ilaca yönelmeyi tercih edebilirsiniz. Dünyada genel yaklaşım budur.

19 Nisan 2010 Pazartesi

İrrasyonel Düşünmek


Pelin 3 yaşındayken ve doğal olarak bir yetişkin kadar koordine hareket edemezken, salondaki halının köşesine takılır ve düşerken sehpaya çarparak pahalı bir tabağı kırar. Annesi Pelin'e döner ve bağırır:"Dikkat etsene, beceriksiz!". Ardından yıllar içinde başına gelen bir kaç benzer ve tamamen tesadüfi olayın sonunda aile içinde Pelin'in lakabı "sakar" olmuştur. Zaten Pelin de durumu kanıksamış, sakarlığın bir kişilik özelliği olduğuna karar vermiş, insanlara kendini tanıtırken bu sıfatı da araya sokuşturur olmuştur. Sakarlık ilk bakışta çok da negatif bir anlam içermiyormuş gibi görünebilir. Oysa en temelde belli bir eylemi diğer insanlarla aynı doğrulukta yapamıyor olmak, diğerlerinden farklı ve temelde beceriksiz olmak anlamına gelir. Çoğumuz başkaları tarafından bize söylenmiş ve bizim de kabullendiğimiz böyle etiketlerle yaşarız.

Beceriksizim, yetersizim, başarısızım ya da sabırsızım, öfkemi kontrol edemiyorum, bağımlıyım ya da güvende değilim, savunmasızım, kırılganım ya da yalnızım, hiç kimseyim, istenmiyorum ya da suçluyum, aptalım, çirkinim, deliyim ya da güçsüzüm, bir işe yaramam.

Kendimize böyle olumsuz daha pek çok şey söyleriz. Hatta çoğu zaman bunları bu kadar net söyleyemeyiz, bu nedenle de ciddiyetlerinin farkına varamayız. Temelde "yetersiz" ya da "başarısız" olduğumuza inanıyorsak ayağımıza gelen çok iyi bir iş teklifine "Benim özelliklerim bu iş için uygun değil, yeterli olabileceğimi sanmıyorum" deriz. Mantıklı bir şekilde bakabiliyor olsak teklif edilen işin eğitimimize ve daha önceki mesleki tecrübelerimize birebir uyduğunu görebilirdik. Ama bunun yerine derindeki o "yetersizim" etiketini dinler ve işi geri çeviririz.

Yaptığımız irrasyonel düşünmektir. Kendimize söylediğimiz negatif cümlelerin içi boştur. Hiç bir insan tamamen "başarılı" ya da "başarısız" olamayacağı gibi hiç kimse tamamen "tehlikede" ya da "güvende" olamaz. Anlamamız gereken yaşadığımız süre boyunca hem olumlu hem olumsuz eylemlerde bulunabileceğimiz ve bunların bizi asla ve asla tanımlayamayacağıdır. Siz sadece sizsiniz. Kendinizi etiketlemeyi bıraktığınız zaman iyileşme başlar. İşte psikoterapide benim yapmaya çalıştığım budur.

Bunu gerçekleştirirken önce günlük hayatta karşılaştığınız olaylar karşısında kendinize söylediğiniz ve inandığınız cümlelerle işe başlarız. Yaptığımız şey zihninizde kanıt toplamaktır. Kendinize söyledikleriniz gerçeklerle ne kadar örtüşmektedir, söylediklerinizi çürütebilecek kanıtlar ararız ve emin olun buluruz. Bu noktadan temele inmeye çalışırız. Size bu cümleleri söylettiren hangi etiketlerdir? Bu etiketleri nerede ve nasıl elde etmiştiniz? Bunlar hayatınızı nasıl etkiledi ve sizi hedeflerinizi gerçekleştirmekten nasıl alıkoydu?

Sonra sıra hedefleriniz doğrultusunda adımlar atmaya gelir. Bu noktada genelde işe zihnin dışından başlamayı tercih ederim. Hayatımızda bir şeyleri değiştirmek için değişmiş gibi davranmaktan daha etkilisi yoktur. Yani rol yapmaktan bahsediyorum. Eğer bu çok inanılmaz geliyorsa aynanın karşısına geçip beş dakika kadar sırıtmayı deneyin, kendinizi bir anda daha neşeli hissetmeye başlayacaksınız. Çünkü her ne kadar karmaşık ve anlaşılmaz görünse de beyin kolay kandırılan bir yapıdır. Evde pijamalarımızla gezdiğimizde kendimizi yorgun ve bezgin hissetmemiz işte bundandır.

Bazı durumlarda daha yapılandırılmış reçetelerle yol almayı da tercih edebiliriz. Her gün yapılacak küçük ödevler, düşüncelerinizi ya da davranışlarınızı yazacağınız günlükler kullanabiliriz.

Terapi sırasında yapılan her şey bir sonraki adımımızın ne olacağını gösterir. Bazen bir hedefle başlar sonra beşinci seansta artık bu hedefin uygun olmadığına karar verebilirsiniz. Terapi ancak siz kendinize yola yalnız devam etmeye hazır hissettiğiniz zaman biter. O günü de beraber belirleriz.

Neden Psikoterapi?

Bir insanı terapistin bekleme odasına kadar götüren şey nedir? Emin olun yıllarca kafamıza sokulmaya çalışıldığı gibi "deli" olmakla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ama yine de o bekleme odasında psikoloji dergilerini karıştırıp rahatmış gibi davranmaya çalışırken kendinize "ben deli değilim, burada ne işim var?" sorusunu sorabilirsiniz.

İnsanlar terapiye gelirler çünkü kendilerini 'kayıp' ya da 'sıkışmışlık' duyguları içinde bulmuşlardır. Bulundukları noktada geçmişte gösterdikleri işlev seviyesinde işlev gösteremiyorlardır. Bu ne demektir? Geçmişte sabah erkenden kalkan, işine zamanında giden ve bundan zevk de alan Hakan, artık sabah kalkmakta çok zorlanıyor, zaten gece uyuyamıyor, işinden eskisi gibi zevk almıyor hatta nefret ediyor hale gelmiştir. Neden böyle olduğuna dair bazı fikirleri vardır ama sorunu nasıl çözeceğine, nasıl yeniden eski Hakan olabileceğine dair pek fikri yoktur. Kendini 'kayıp' ve 'sıkışmış' hissetmektedir.

Bir başkası bir sene öncesine kadar rahatça sosyalleşen, mutlu, neşeli bir insanken, babasının kaybının ardından sokağa bile çıkamaz hale gelmiştir. Bir diğeri üniversiteye başladığı günden beri mide bulantıları, kalp çarpıntıları yaşamakta, sınavlarda kaygı atakları geçirmekte ve istediği performansı bir türlü gösterememektedir. İzlediğiniz deprem görüntülerinden beri gece uyuyamıyor ya da erkek arkadaşınız sizi aldattığından beri erkeklere güvenemiyor olabilirsiniz. Sorun ne olursa olsun, ne yapacağınızı bilemiyorsanız ve denedikleriniz işe yaramıyorsa bir terapistle görüşme zamanı gelmiş olabilir.

Tüm bu durumlarda temel etken işlevsel olmayan, irrasyonel düşünceler ve ardından gelen rahatsız edici duygular ve davranışlardır. Düşüncelerimiz irrasyonel olduğu sürece duygularımızın ve davranışlarımızın rasyonel olmasını bekleyemeyiz. Davranışlarımız ve hareketlerimiz artık işe yaramaz hale gelmiştir, bizi rahatsız etmektedir ama onlarla ilgili ne yapacağımıza dair bir fikrimiz yoktur. Öyle davranmamak elimizde değildir. İnsanlarla konuşamamaya, kaygı atakları geçirmeye, işimizi eskisi kadar iyi yapamamaya, sokağa çıkamamaya devam ederiz, ta ki irrasyonel bu düşüncelerden kurtulmaya karar verene kadar.

Unutmayalım ki öğrendiğimiz her şeyi değişimleyip yeniden öğrenebiliriz. İrrasyonel bir şekilde düşünmeyi öğrendiysek bunu rasyonel hale getirmek de mümkündür. Terapistler ise bu noktada devreye girerler. Bunu nasıl yaptığımızı ise sonraki yazılarımda anlatmaya çalışacağım.

Başlangıç



Merhabalar,

İsmim Berivan Özkoçak. Yoğunlukla yetişkin ve ergenlerle çalışan bir uzman klinik psikologum ve bu da benim "Psikoloji Günlüğüm". İsmi psikoloji günlüğü çünkü psikoloji, her güne birer yazı yazmanıza yetecek kadar yoğun bilgiyle dolu bir alan. Yine de her şeyi burada anlatabileceğime emin değilim. Kendi merak ettiğim ve araştırdığım konulardan başlayıp danışanlarımın ve okuyucularımın merak ettiği konularla devam etmeyi düşünüyorum. Zira hayat merak ederek ve öğrenerek daha da güzelleşiyor. Psikoloji ve dolayısıyla insan ise bir deniz, okyanus. İçine dalıp da o müthiş karmaşıklığı ve harikaları görmek beni her gün biraz daha şaşırtıyor. Umarım bloguma rastlayanların hayatlarıyla ilgili bazı sorular sormasına ya da çoktan sordukları soruları yanıtlamalarına vesile olabilirim.

Herkese merak dolu günler